Neden az okuyorum?

Hayatında ilk kez Kur’an dinleyen birinin vereceği tepkiyi merak etmez miydiniz? İzlediğim bir videoda, büyük ihtimalle İngiltere’de, kendisine Kur’an dinletilen genç bir yabancının tepkisi muhteşemdi: “ Sakinleştirici, huzur verici bir şeyler hissettim. Bir şeyi arıyor, bir şeyleri bulmaya çalışıyor gibiydim…”

En son ne zaman böyle hissettim?

Kur’an ile ne zaman alakadar olsam bana hissettirdiği ilk şey “içindeki her bir kelimenin bana yazıldığını” düşündürmesidir. O kadar umumi ve bir o kadar da bireysel bir dili var ki, her defasında tekrar tekrar aşık olmamak mümkün değil.

Umumiliği, elbette ki tüm insanlığa hitap etmesinden geliyor. Bireyselliği ise okuduğunuz her satırda hayatınızdan bir parça, size verilmiş bir öğüt ya da bir uyarı bulabilmenizden kaynaklanıyor. Ana diliniz olmayan bir dilde okuduğunuz harfler, dinlediğiniz ses, size sonsuz bir huzur veriyor. Sonra Türkçesini okuduğunuzda da size hissettirdiklerinden hiçbir şey kaybetmediğini görüyorsunuz.

Peki ama neden bu kadar az okuyorum? Her an yanı başında olan bir şeye, istediğin zaman dokunabileceğini bilmenin rahatlığıyla gelen bir tembellik mi? Gündelik koşuşturmanın içinde bulunamayan zaman mı? Ana haber bültenlerinden ya da bir futbol maçından hemen sonraya bırakılan bir erteleme mi? Survivor’dan hemen önce, arkadaşlarla içilen çaydan biraz sonra mı? Uykudan daha az ihtiyaç mı?

Bilgilendirme

Bu yazı da ilginizi çekebilir

Gaflet mi?

Bazı soruların cevabını bulmak önemlidir. Ama daha önemlisi, sorunu ortadan kaldıracak fiili ortaya koyabilmektir. Kur’an’ın neden bu kadar az okunduğu, onu neden gündelik hayatımızdan uzak tuttuğumuz, belki sosyolojik bir tartışmanın konusu olabilir. Bu tartışmaya katkı vermek de her Müslümanın görevidir. Ama, öncelikle yapılması gereken, bir şeyleri değiştirmek olsa gerek.

Okumak.

Gün içinde yaptığımız ve rutine bağladığımız işler var. Yemek yemek, uyumak, televizyon izlemek, internette vakit geçirmek, arkadaşlarla bir yerlere gitmek, namaz kılmak… Bütün bu rutinlerin içine bir tene daha eklememiz gerekiyor. Akşam ya da sabah, öğle arası ya da akşam üstü işten gelirken ama illa ki bir miktar Kur’an okumak ve dinlemek. Evde çocuklarınla okumak, dışarıda arkadaşlarınla okumak, okumak…

Zaman o kadar acımasız ki, bize boş bir “an” bile bırakmıyor. Düşünmeye vakit bulamayacak kadar yoğunuz. Otobüste, dolmuşta, yolda, hastanede beklerken, markette kasa sırasındayken, bankada işlem yapmadan önce, masada yemek yerken “elimiz” hep dolu. Üniversitede okurken ve evden okula ortalama bir saat süren yolu otobüste giderken, sahip olduğum en önemli ayrıcalık “zaman” olurdu. Kalabalık otobüsün içinde en büyük keyfim hayal etmek ve düşünmekti; çünkü düşünmek  insanı geliştirir, ona huzur verir. Ama şimdi aynı yolda gidenler, ellerindeki telefonlardan kafalarını kaldıramıyor. Yapabildikleri tek şey zamanı öldürmek. O kadar zor bir dünyada yaşıyoruz ki, bize ait zamanları bile yaşayamıyoruz.

O halde zamanla mücadele etmektense onu kullanmak daha doğru değil mi? Vakti olmadığını söyleyen insanın; elinde gezdirdiği vakit değil mi? Telefona ya da tablete Kur’an yüklenemez mi? Yolda okunamaz mı? Hastanede dinlenemez mi?

Düşünecek vaktinin bile kalmadığını sanan insan, oysa sadece “el”ine baksa yetecek.

Zaman, otuz santimetre ötede… Hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Vesselam.

 

 

 

 

 

 

 

Mustafa Baysal
Mustafa Baysal
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığında üç yıldan uzun süre İş Müfettişi olarak görev yapan yazarın, İş Kanunu Sorunları adında bir kitabı bulunmaktadır. İşçi Dünyası'nın kurucusu da olan yazarın, İş ve Sosyal Güvenlik hukuku üzerine yazdığı diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bir yorum yaz

E-posta hesabınız, telefon ve şehir bilgileriniz yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.